
Sabahın köründe, abimin telefonuyla uyandım. Canım abimin o davudi ses tonu bütün eşraf tarafından bilinir.Gür,tok,net ve tabii ki şiddet olarak yüksek! ”Hadi kaldır poponu da işe başla”.Bismillahirahmanirrahim, hayırdır abicim? diyorum.Tekrarlıyor biraz daha yüksek sesle.İyide abi bizim evde temizlik işleri dokuz buçuktan sonra başlar, hem ayrıca sen niye karışıyorsun ki benim ev işlerime, taa Ankaralardan..”Saçmalama “diyor. “Tamam canım, biraz dağınık olabilirim, ama pis değilim”! “Yahu kızım, bana ne senin evinden, ben mutfak ve mobilyadan bahsediyorum”! Aaa!! bak orda dur!. Mutfağıma falan laf ettirmem bennn, hem,yemek bizde akşam üstü yapılır, taze, taze”! “Off be kızım, azcık sus yaa! sus ki, konuşabileyim”. ”Allah, Allah çattık sabah,sabah” deyip dinliyorum.
”Bak güzel kardeşim,hani hep, tüketici bir kemirgen bir varlık olmaktan şikayet eder durur, “ben ömrümün sonuna kadar ev kadını mı olucam” diye dert yanardın ya, “eevett” “Hah,hadi bakalım fırsat sana! Artık bir iş kadını oluyorsun! İstanbul’da bir şube açıyoruz, başınada senin geçmen gerekiyor” diyor ve detaylı bir şekilde anlatmaya devam ediyor...”Aman tanrım” bile diyemeden kendimi on beş günlük bir eğitimin ilk gününde buluyorum...
Ertesi gün:Bulabildiğim tek ciddi iş kıyafetimi giyiyorum,tozlanmış inci kolye küpelerimi takıyorum.Topuklu pabuç giymeyeli uzun zaman olmuş ki, sürekli ayağımı burkup duruyorum.
İş çantasına benzer bir çanta ve uzun zamandır taşımak istediğim, kordonsuz bilgisayarımı, (yani lap tabımı) takıyorum koluma... Haa birde, kendime işe geç kalmış havası vererek, Selvinaz’a kahvemi yolda içeceğimi söylüyorum.Arabaya atladığım gibi, Sarıyer- Bostancı hattı üzerinde çıkıyorum yola… Hadi oldu olacak havama uygun olsun diye, birde sigara yakıyorum çok içermişim gibi… İşte yıllardır özlemini çektiğim ,işe geç kalmış ama kahve ve sigarasından ödün vermeyen bir iş kadını görüntüsü süperimmm vayyy be! Durum ilk beş dakika her ne kadar dışarıdan çok havalı görünse de, pek uzun süremiyor, bir elimde sigara, bir elimde kahve olunca, direksiyon ortada kalıyor tabii ee birinin arabayı kullanması gerek..Kahvemden koca bir yudum alıyorum ama o da ne çoook sıcak!! Yemek borum beşinci derece yanıyor,derken sigaramın ateşi düşüyor yere..
Ciğerlerim yanık ve dilim kabarmış, yok böyle bir acı, trafik felaket,içimdeki trafik canavarıyla da ilk tanışma günüm,ay nasıl heyecanlıyım…ateşi bulmaya uğraşırken kahve bacaklarımdan aşaa süzülüveriyor bu acıyı tarif etmeme ve detaylandırmama lüzum yok, gözlerinizi kapayıp düşleyin, orda olacağım…yemek borumdaki ateş,bacaklarımdan diz kapaklarıma süzülerek gelen alev topuyla beraber zorluyor beni… Aaaa, e iyide bu sigaranın filtresi nerde!!... arabayı neden sağa çekip durmadığımı sormayın ne olur bilmiyorum.bunu o an için bilebilmiş olsaydım bu yazı nasıl yazılırdı şu anda dimi ama… sağda bir yerde bir mağaza görüyor hemen kendime bir pantolon ve t-şirt alıyorum ve yaklaşık üç saat içinde Edirne üzerinden her nasıl becerdiysem bostancıdaki şirketimize ulaşıyorum (evetttt Edirne üzerinden dedim??? aaa )
Tüm kadro, beni güler yüzle karşılıyor,ben elbette bu gülüşün nedenini biliyorum ama hiç oralı olmuyorum patronuz dimi burda… Tanışıyoruz derdimi anlatıyor bu işi çivisinden montajına kadar öğrenmek istediğimi söylüyorum, ben bile kurduğum cümlelere şaşıyorum bir an...Seve,seve diyor sevgili mimarımız Ayşe hanım ve başlıyor ürünlerimizi anlatmaya. Anlattıklarını unutmamam içinde not tutmam gerektiğini ekliyor kibarca. Ama yanıma ne bir kalem, ne kağıt ve hatta nede bir not kağıdı almadığımı söylemeye utandığımdan, “Ben aklımda tutarım siz endişe etmeyin” diyorum, Ayşe hanım yinede kibar kadın halden anlıyor ve bana bir kalem ve kağıt uzatıyor. Teorik bilgileri alıp binlerce ağaç çeşidi hakkında bilgi aldıktan sonra bana biraz pratik yaptırmak adına bir müşterimize ölçü almaya beraber gitmemizi teklif ediyor...Ölçü almaya gittiğimiz evin, mutfağın büyüklüğü karşısında,söze; -Ay hanımefendi siz bu mutfağa çok masraf edersiniz yazık valla...diye başlıyorum,fakat,bir an,Ayşe hanımın, orada bulunma nedenimizi belirten bir bakışıyla karşılaşıp, kim olduğumu hatırlıyorum ve tekrar ediyorum içimden sık,sık “mutfak satışı için buradayım,mutfak satışı için buradayım ” diye. Ama bu arada ocakta yapım aşamasında olan menemene takılan gözlerime, bir türlü engel olamıyorum.
Açım, diyetteyim,ölüyorum.Ayşe hanım elinde metreyle ölçü almaya başlıyor, tabi bende yardım ediyorum.Ama ne yazık ki ocağa kadar dayanabiliyorum.Birden gözlerim kararıyor, metreyi bırakıp, ocaktaki kızarmış biberleri çevirmeye başlıyorum ve utanmadan birde domatesleri ekleyip, ekleyemeyeceğimi soruyorum ev sahibine. Ayşe hanım darmadağın, ama tok tabii, acın halinden anlamıyor, nefretle göz göze geliyoruz yeniden. Eh mecburen, elimdeki tahta kaşığı bırakıp, metreyi alıyorum yeniden devam ediyoruz. Zavallı Ayşe hanım, elleri yağ içinde “Hay Allah! ne oldu bu metreye böyle birden”? diyor. “Allah, Allah ne olabilir sahi”? diyerek geçiştiriyorum. Metre yağ içinde“eh ne yapabilirim kaşığın sapı yağlıymış” diyemiyorum tabi, ilk gün nede olsa nefret etmesin benden ....
Kapı pencere ölçüsü bitiyor, bende bitiyorum, mutfakta pişen yemek kokusundan elbette.
Sendeleyerek, kapıya kadar gidebilmeyi başarıyorken, kibar ev sahibi Berrak hanımın “Aa hayatta bırakmam, lütfen beraber yiyelim kokar” diyen güzel sesini duyuyorum. Tam, “Allahım, sana şükürler olsun”! diye iç geçirirken, gaipten olduğunu sandığım ama sonradan, Ayşe hanımın sesine benzettiğim bir ses de “Çok, çok teşekkürler, başka bir ölçüye gitmemiz gerekiyor, İnşallah başka bir sefere” diyor. Sanırım kendiyle ilgili çoğul konuşuyor diye düşünüyorum ama ikimiz adına olduğunu kendimi kapıda bulunca anlıyorum… Ayşe hanımdan nefret ediyorum ve yol boyunca sorduğu sorulara sinir, sinir cevaplar veriyorum... Sanıyorum benim gibi biriyle karşılaşmanın stresinden olsa gerek, Ayşe hanım, ertesi gün izin kullanıyor. İlk iş günüm böyle sona eriyor... aradan günler geçiyor ama yiyemediğim menemenin kokusu burnumdan bir türlü gitmiyor...
