10 Haziran 2009 Çarşamba

doğum günümüz kutlu olsun...



Doğum günümün ilk saatleri... Sabaha kadar oturma şu bilgisayarın başında, bir mola ver,sen ağlasan da, sızlansan da, üzülme gidecek o yaşlar, yıllarr bırakkkk!!! diyerek oyalamaya başlıyorum kendimi...Unutmalıyım, unutmalıyım, ben daha otuzlarımda olmalıyımmmm diye sayıklıyorum...biraz kitap okuduktan sonra biraz repertuar baktımm… Hadi bi cesaret kızım diyerek Tv yi açmaya karar verdim...ama bu sefer yemekteyiz programı falan çıkarsa karşıma gözümü kapatıp atlayacağım heemn o kanalı...dizimax te "Criminal Minds" başlamış bile hay aksii iki bölüm üst üste...neyse uyur kalırım hiç olmazsa,diyerek başladım izlemeye ik bölümün sonunda vücudumdaki tüyler,beyazlamış sakal bıyıklarım dahil diken diken olmuştu.hatta daha mı beyazzzzlaştı bu gece bilemedim...bir çiftlik hikayesi 89 seri cinayet..ayy ben nerden izledimmm nerdennnn...az sonra bayılırım bennn... gelde uyu şimdii...evin bütün kapılarını pencerelerini,alarmlarını gözden geçirme gereği duydum tabii...hay kızım ben senin aklına ne diyimm...gözlerim faltaşı oldu..ya bu adamların neden hiç bir dizisi uyku getirmezz can sıkmaz…. nasıl senaryolardır bunlar..offf..

Bırak Allaaasen diyerek, bizim kanallara doğru yolculuk yapıyorum... gündüz kuşağı bir tekrar programı çağla ve alişanın ... program konuğu sayın Tuna Huş... çocukluk dönemimin en güzel ses ve diksiyonuna sahip güzel insanı...bir beyefendi...

Bilmeyenler için söylemek gerekirse, bir süre önce geçirdiği bir rahatsızlık sonu artık konuşamıyor sayın Tuna Huş...Türkiye nin, ilk spikerlerinden olup,yıllarını güzel,doğru ve akıcı konuşmaya adamış biri için bundan daha zor ne olabilir?

Yakışıklılığından ve zarafetinden, en ufak bir şey kaybetmemiş…eşi sesi olmuş anlatıyor. Vefa nın eski bir sokak ismi olduğundan bahsediyor zaman, zaman…Zaman, zaman ise gerçek dostlardan,yani kötü gün de..dediklerimizden...içimde bir sıkışma hissi...bugün benim doğum günüm..mutlu olmam gerek...korkumun üstüne birde keder eklenmekte...

Program akıp giderken, içeriye sürpriz konuklar davet ediliyor...Sayın Tuna Huş’ un öğrencileri gelenler... Bu karşılaşma anı kilitlendiğim an oluyor..öğrencilerden birinin sesindeki titreme kalbime değiyor...ne kadar da seviyor hocasını...sonra bir diğeri sonra bir diğeri daha konuşmalarını ve minnetlerini sürdürüyor...dayanamıyor tuna bey...ağlıyor..hem de ne ağlamak..o bir ağlıyor...ben beş...ama bu gece doğum günümm...giden yaşlarıma yanmıyorum artık Tuna beyin gözlerinden akan yaşlar benimkilerle nehre karışacak az sonra…

Çok kızıyorum…onu bu kadar yormalarına önce...ama kısa sürüyor bu anlamdaki kızgınlığım..düşünüyorum. Peki ya bu programlar da olmasa ne olurdu…teşekkür ediyorum içimden emeği geçen herkese… sonra

O oluyorum sanki..hayatını,emellerini,geçmişini ,gelecek düşlerini görüyorum...elimde bir paket mendil duramıyorum...içim buruş buruş kağıt gibiyim...bu değerli insanları,o program bu program davet edip bir şeyler yapmaya çalışanlara kızıyorum..he şeye kızıyorum..kendime kızıyorum..bu kofluğa..bu boşluğa..bu duyarsızlığa...yine çok kızıyorum...

en azından bu gece sadece bu konuya kızıyorum...kızıyorum elimin kolumun bağlı olduğu anlara…elimden bir şey gelememesine, her geçen gün eksildiğimize ve sevgi,saygının samimiyetsizliğine ve en kötüsü satır aralarına sıkıştırılan bir kaç söz olarak kopyalanıp yapıştırılmasına...

bu sahipsizliğe ve "BEN" odaklı yaşamlara...
"Hani nerde bu devlet" sloganı altında, hiç bir emek sarfetmeden hayata tek bir satır eklemeden,her şeyi devletten bekleyen tembellere...elbet kendime de…

kızıyorum...

Maneviyat duygusu eksik olanların hayatı teğet geçiyor olmalarına…

İyi adam olmak iyi ahlaklı olmak da yetmiyor yetmez de... Vicdan sahibi de olmak gerek... bir o kadar da duyarlı... sadece kendi ve minicik çemberindeki iyilikleri değil önemli olan… kendine katabildikleriyle ve her gün biraz daha fazla genişlettiği çemberinin çapıyla da

“Birini ağlarken gördüğüm de yada derdini dinlediğimde elimde olmaz o olurum sanki bende onun kadar ağlar acı çeker yas tutarım gerekirse”... dediğim de bana kahkahalarla gülerek deli olduğumu düşünen arkadaşlarıma eş dosta…

kızıyorum hepimize... oysa güzel geçirmem gerekiyor bu saatleri yeni doğdum ben...

birileri için minicik bir şey yapın... Ne kaybedersiniz? varsın adınız duyulmasın yaptığınız iyilikler karşısın da... İyiliğin gizli yapılanı makbul değimlidir? Egonuz,nefsiniz bir kez olsun sizden baskın olmayıversin ne olur ki…iki saniyenizi alacak kadar kısa bir süresi olan,çevireceğiniz bir tek telefon numarasıyla,bir başkasının hayatında nasıl bir umuda yolculuk başlatabileceğinizi asla unutmayın ne olur…

hayatınıza sahip çıkarken… Başkalarına da sahip çıkmayı unutmayın... Memleket gibidir sahip olma duygusu…

Öldükten sonra,ezberi bile yapılmamış bir kağıtta okunmasın gidenlerin ardından kalan sözler…hala ayaktayken ve hayattayken ve hala geç olmamışken biri için güzel bir şeyler yapın…

Evet bugün benim doğum günüm…kendimi kutluyorum..çünkü…

"Bugün, hayatımın başladığı gün...Bugün...bir dünya vatandaşı oluyorum...Bugün, bir yetişkin oluyorum...Bugün, ailem ve kendim dışında birileri için önemli biri olmaya başlıyorum...Aldığım notlar haricinde|kazandığım bir önem...Bugün dünya için önemli biri oluyorum...gelecek için...hayatın sunabileceği her olasılık için...Bugünden başlayarak"...”
“grey’s anatomy”

“Hayatıma kattığınız anlam ve gülümseyiş için her birinize tek tek teşekkür ediyorum…iyi ki varsınız”…bugün pastamı üflerken,her birimiz için kutlayacağım doğum günümü..hadi bakalım..doğum günümüz kutlu olsun...

9 Haziran 2009 Salı

Uçak fobim var a dostlar!!! :SSS



Pek sevgili okurlar, size bu mektubu bulutların üzerinden yazıyorum.Şu anda yukarıda hava pırıl pırıl, ama kimin umurunda? Uçak fobim var ve bu güzellikler beni hiç ilgilendirmiyorrr çünkü, içim kapkara ve tir tir titriyorum. Yerden uzak, Allah’a daha yakınım.Bu yakınlıktan mıdır nedir, insan daha bir mantıklı düşünüyor sanki. Aklımızda olsun, içinizden de olsa bir an bile hayatınızın monotonluğundan yakınmayın! Maazallah yukarıdan duyulur, benim gibi kibarca cezalandırılır ve pişman olursunuz. Ne zaman monotonluktan sıkılıp nankörlük etsem çok usturuplu bir şekilde ağzımızın payı veriliyor. Fakat akıllanmadım ve yine kaşındım, “Off! Nedir yahuu bu monotonluk” dedim. Sen misin bunu diyen, o gün bugündür Ankara – İstanbul arası mekik dokuyorum. Üstelik “Demir uçmaz!” diyerek, uçabileceğine bir türlü inanmak istemediğim demirden bir kütlenin içinde. Ne kadar korktuğumu anlatamam.
Hiç ukala ukala “Korkunun ecele faydası yok”, “Kaderin önüne geçemez sin” ya da “Alınyazında ne yazıyorsa onu yaşarsın” gibi tuhaf cümleler sarfetmeyin, olur mu? Çünkü bunu bilmememin imkanı yok, değil mi? Ne de olsa aynı inançları paylaşıyoruz. Ama elimde değil… Avuçlarım sırılsıklam. Eminim aranızda durumumu anlayacak bir sürü kişi vardır.

Artık yolculuklarım çoğaldı, malum, bir iş kadınıyım. Şöyle çizgili takımlar, yapılmış saçlar, bakımlı tırnaklar, bir kolumda laptop’um, topuklu pabuçlarım ve elbette havalı güneş gözlüklerim…Ankara – İstanbul toplantıları için günü birlik yollardayım. Bir iş kadını modeli için harika bir görüntü ama uçak havalanmaya başlayana kadar. Önce bir güzel soğuk ter döküyorum, nefesim daralıyor, yanımdakine korkumu belli etmemeye çalışmak beni daha fazla terletiyor. Alt tarafı bir saatlik yol ama sanki Sahra çölünü deveyle geçiyorum. Uçak havalandıkça benim havamdan eser kalmıyor. Bu sefer kendimi çok iyi telkin etmiştim sözüm ona. Baktım durumum gene aynı, oyalanmak için tepedeki dolaplar laptop’umu almaya kalktım ama koca laptop elimden kayıp, etekli bir Arap amcanın kucağına düşmesin mi? Utancımdan kıpkırmızı oldum, Arap amca da acıdan tabii… Bekar mıydı, evli miydi, çocuğu var mıydı? Olsa çok iyi olurdu çünkü bu darbeden sonra her şey daha zor olacak galiba!
Ya Allah, bismillah, “ Excuse me sir!” diye diye oturdum yerime. Yerim dediğim de Arap amcanın yanı. Sanıyorum adamcağız beni kendinden uzaklaştırma duası okuyor çünkü okuyup üfleyip etrafa tükürükler saçıyor. Dikkatimi dağıtıyor, bir türlü başlayamıyorum yazıma. ‘Sus artık be adam, özür diledim ya!’
Öte yandan çevredekilerde bir merak, bir merak. Size ne kardeşim? Bu Arap amcayla benim aramda bir mesele, neyin dedikodusunu yapıyorsunuz ki?...

Off! Allah aşkına bilen varsa şu uçak fobisini nasıl yeneceğimi anlatıversin. Hayır, kaptan pilot da bir tuhaf bugün, ne acelesi var anlamadım, sanki her zamankiden hızlı gidiyoruz. Aaa, neler oluyor, imdattt!...
Ömrümden bir 10 yıl gitti az önce sevgili okurlar. Türbülansa girmişiz. Midem ağzımda, bacaklarımı hissetmiyorum, sanırım kalbim de durdu!
Bildiğim bütün Arapça duaları okuduğum halde, her ihtimale karşı Türkçelerini de okudum.Şu meşhur film şeridi dedikleri az önce gördüğüm şey miydi? Geçiverdi de gözlerimin önünden… Çocukluk anılarıma döndüm.Gençliğim, Noyan, oğlum, çiçeklerim, hatta elektrik faturası bile film şeridinin içinde, düşünün ne çok şey sığıyor. Gülmeyin ama mezar taşımı bile gördüm. Üzerinde şöyle yazıyor: “Demir uçmaz demiştim.” Kurtar beni Allah’ım,sana hep yakın olmak istemiştir ama bu kadar yanına sokulunca vazgeçtim, ne olur sağ salim indir beni yere, bütün Ramazanlarda oruç tutacağım, iyi bir kul olacağım, sıkışınca kıvırıp yalan söylemeyeceğim, hatta çocukken manav Salih’ten çaldığım bütün eriklerin parasını fazlasıyla ödeyeceğim. Daha hoşgörülü olacağım, karamsarlığı bırakıp pozitif düşüneceğim, işten kaytarmayacağım, Ankara’ya gittiğimde annemin bütün giysilerini o bana hatırlatmadan ütüleceğim ve avizelerini parlatacağım tek tek, İnan bana. Yeter ki bassın artık şu tutmayan ayaklarım toprağa...

8 Haziran 2009 Pazartesi

İlk iş günü...ve menemen olayı...açıklıyorum...:))



Sabahın köründe, abimin telefonuyla uyandım. Canım abimin o davudi ses tonu bütün eşraf tarafından bilinir.Gür,tok,net ve tabii ki şiddet olarak yüksek! ”Hadi kaldır poponu da işe başla”.Bismillahirahmanirrahim, hayırdır abicim? diyorum.Tekrarlıyor biraz daha yüksek sesle.İyide abi bizim evde temizlik işleri dokuz buçuktan sonra başlar, hem ayrıca sen niye karışıyorsun ki benim ev işlerime, taa Ankaralardan..”Saçmalama “diyor. “Tamam canım, biraz dağınık olabilirim, ama pis değilim”! “Yahu kızım, bana ne senin evinden, ben mutfak ve mobilyadan bahsediyorum”! Aaa!! bak orda dur!. Mutfağıma falan laf ettirmem bennn, hem,yemek bizde akşam üstü yapılır, taze, taze”! “Off be kızım, azcık sus yaa! sus ki, konuşabileyim”. ”Allah, Allah çattık sabah,sabah” deyip dinliyorum.

”Bak güzel kardeşim,hani hep, tüketici bir kemirgen bir varlık olmaktan şikayet eder durur, “ben ömrümün sonuna kadar ev kadını mı olucam” diye dert yanardın ya, “eevett” “Hah,hadi bakalım fırsat sana! Artık bir iş kadını oluyorsun! İstanbul’da bir şube açıyoruz, başınada senin geçmen gerekiyor” diyor ve detaylı bir şekilde anlatmaya devam ediyor...”Aman tanrım” bile diyemeden kendimi on beş günlük bir eğitimin ilk gününde buluyorum...

Ertesi gün:Bulabildiğim tek ciddi iş kıyafetimi giyiyorum,tozlanmış inci kolye küpelerimi takıyorum.Topuklu pabuç giymeyeli uzun zaman olmuş ki, sürekli ayağımı burkup duruyorum.
İş çantasına benzer bir çanta ve uzun zamandır taşımak istediğim, kordonsuz bilgisayarımı, (yani lap tabımı) takıyorum koluma... Haa birde, kendime işe geç kalmış havası vererek, Selvinaz’a kahvemi yolda içeceğimi söylüyorum.Arabaya atladığım gibi, Sarıyer- Bostancı hattı üzerinde çıkıyorum yola… Hadi oldu olacak havama uygun olsun diye, birde sigara yakıyorum çok içermişim gibi… İşte yıllardır özlemini çektiğim ,işe geç kalmış ama kahve ve sigarasından ödün vermeyen bir iş kadını görüntüsü süperimmm vayyy be! Durum ilk beş dakika her ne kadar dışarıdan çok havalı görünse de, pek uzun süremiyor, bir elimde sigara, bir elimde kahve olunca, direksiyon ortada kalıyor tabii ee birinin arabayı kullanması gerek..Kahvemden koca bir yudum alıyorum ama o da ne çoook sıcak!! Yemek borum beşinci derece yanıyor,derken sigaramın ateşi düşüyor yere..

Ciğerlerim yanık ve dilim kabarmış, yok böyle bir acı, trafik felaket,içimdeki trafik canavarıyla da ilk tanışma günüm,ay nasıl heyecanlıyım…ateşi bulmaya uğraşırken kahve bacaklarımdan aşaa süzülüveriyor bu acıyı tarif etmeme ve detaylandırmama lüzum yok, gözlerinizi kapayıp düşleyin, orda olacağım…yemek borumdaki ateş,bacaklarımdan diz kapaklarıma süzülerek gelen alev topuyla beraber zorluyor beni… Aaaa, e iyide bu sigaranın filtresi nerde!!... arabayı neden sağa çekip durmadığımı sormayın ne olur bilmiyorum.bunu o an için bilebilmiş olsaydım bu yazı nasıl yazılırdı şu anda dimi ama… sağda bir yerde bir mağaza görüyor hemen kendime bir pantolon ve t-şirt alıyorum ve yaklaşık üç saat içinde Edirne üzerinden her nasıl becerdiysem bostancıdaki şirketimize ulaşıyorum (evetttt Edirne üzerinden dedim??? aaa )

Tüm kadro, beni güler yüzle karşılıyor,ben elbette bu gülüşün nedenini biliyorum ama hiç oralı olmuyorum patronuz dimi burda… Tanışıyoruz derdimi anlatıyor bu işi çivisinden montajına kadar öğrenmek istediğimi söylüyorum, ben bile kurduğum cümlelere şaşıyorum bir an...Seve,seve diyor sevgili mimarımız Ayşe hanım ve başlıyor ürünlerimizi anlatmaya. Anlattıklarını unutmamam içinde not tutmam gerektiğini ekliyor kibarca. Ama yanıma ne bir kalem, ne kağıt ve hatta nede bir not kağıdı almadığımı söylemeye utandığımdan, “Ben aklımda tutarım siz endişe etmeyin” diyorum, Ayşe hanım yinede kibar kadın halden anlıyor ve bana bir kalem ve kağıt uzatıyor. Teorik bilgileri alıp binlerce ağaç çeşidi hakkında bilgi aldıktan sonra bana biraz pratik yaptırmak adına bir müşterimize ölçü almaya beraber gitmemizi teklif ediyor...Ölçü almaya gittiğimiz evin, mutfağın büyüklüğü karşısında,söze; -Ay hanımefendi siz bu mutfağa çok masraf edersiniz yazık valla...diye başlıyorum,fakat,bir an,Ayşe hanımın, orada bulunma nedenimizi belirten bir bakışıyla karşılaşıp, kim olduğumu hatırlıyorum ve tekrar ediyorum içimden sık,sık “mutfak satışı için buradayım,mutfak satışı için buradayım ” diye. Ama bu arada ocakta yapım aşamasında olan menemene takılan gözlerime, bir türlü engel olamıyorum.

Açım, diyetteyim,ölüyorum.Ayşe hanım elinde metreyle ölçü almaya başlıyor, tabi bende yardım ediyorum.Ama ne yazık ki ocağa kadar dayanabiliyorum.Birden gözlerim kararıyor, metreyi bırakıp, ocaktaki kızarmış biberleri çevirmeye başlıyorum ve utanmadan birde domatesleri ekleyip, ekleyemeyeceğimi soruyorum ev sahibine. Ayşe hanım darmadağın, ama tok tabii, acın halinden anlamıyor, nefretle göz göze geliyoruz yeniden. Eh mecburen, elimdeki tahta kaşığı bırakıp, metreyi alıyorum yeniden devam ediyoruz. Zavallı Ayşe hanım, elleri yağ içinde “Hay Allah! ne oldu bu metreye böyle birden”? diyor. “Allah, Allah ne olabilir sahi”? diyerek geçiştiriyorum. Metre yağ içinde“eh ne yapabilirim kaşığın sapı yağlıymış” diyemiyorum tabi, ilk gün nede olsa nefret etmesin benden ....
Kapı pencere ölçüsü bitiyor, bende bitiyorum, mutfakta pişen yemek kokusundan elbette.

Sendeleyerek, kapıya kadar gidebilmeyi başarıyorken, kibar ev sahibi Berrak hanımın “Aa hayatta bırakmam, lütfen beraber yiyelim kokar” diyen güzel sesini duyuyorum. Tam, “Allahım, sana şükürler olsun”! diye iç geçirirken, gaipten olduğunu sandığım ama sonradan, Ayşe hanımın sesine benzettiğim bir ses de “Çok, çok teşekkürler, başka bir ölçüye gitmemiz gerekiyor, İnşallah başka bir sefere” diyor. Sanırım kendiyle ilgili çoğul konuşuyor diye düşünüyorum ama ikimiz adına olduğunu kendimi kapıda bulunca anlıyorum… Ayşe hanımdan nefret ediyorum ve yol boyunca sorduğu sorulara sinir, sinir cevaplar veriyorum... Sanıyorum benim gibi biriyle karşılaşmanın stresinden olsa gerek, Ayşe hanım, ertesi gün izin kullanıyor. İlk iş günüm böyle sona eriyor... aradan günler geçiyor ama yiyemediğim menemenin kokusu burnumdan bir türlü gitmiyor...

4 Haziran 2009 Perşembe

plastik bebekk,hediye ve erkeklerrr...



Beyler Allah adını verdim eşlerinize, ya hediye almayın ya da azıcık eşlerinizin zevklerini keşfedin yaa!
Kızlar toplantısının olağanüstü hal toplantısı: Aşağıda isimlerini okuyacağınız kişiler,bunca şeye rağmen hala evli kalmak istediklerinden dolayı gerçek isimleri ile deşifre edilmek istemediler,elbette saygı duyuyorum.

Birkaç kız arkadaş toplanmış, kahve falı bakıp, eşleri çekiştirirken,telefon çaldı.telefonun diğer ucundaki sesin ne söylediğini anlamak mümkün değildi ama sürekli birinin annesini sık sık anıyor hürmetlerini dile getiriyordu. Allah Allah hayırdır gece gece dedim... “hanım efendi az bir durun ne bağırıyorsunuz bu da kulak canım” deyince, hürmet sözcükleri bana yöneldi. Arayan demetti.”yuh yahu meral pes ettim artık kesin bu adamı boşuyorum” “hadi bismillah hayırdır canım dur sakin ol önce bir derin nefes al sonra boşarız gerekirse de ne oldu”? Oğuz dedi”.”Bu adam beni delirtmeye programlı sanki ay çıldırıcam ya meral” deyince durumun ciddi olabileceğini düşündüm”canım, bak ne diyeceğim, şu an mery, zeynep, pelin ve ben kızlar partisindeyiz ve tam bizde bu konu üzerine bir seminer düzenlemiştik ki sen aradın hadi hemen çık buraya gel! Bekliyoruz”. “İyi o zaman kapıyı aç zaten aşağıdayım”
mumlar, şarap, tütsü loş ışıklar, fonda harika bir müzik ve biz kızlar evet yine toplandık.

Demet ve oğuzun yedinci evlilik yıl dönümleri. Demet evde çok romantik bir yemek hazırlığı yapmış, eşini bekliyor. Eşi geliyor mumlar yanıyor, yemekler yeniyor. Oğuz şiir yazmayı seviyor ama bir türlü yıllardır biriktirdiği şiirleri toparlayamıyor ve hep bu nedenle de dert yanıyor. Bir gömlek çıkıyor. Demet ise hayatında hiç ama hiçbir zaman yeri olmayan pötikareli gömleği görünce her zamanki özel gün hediyelerinde yaptığı gibi, hiç renk vermeyerek teşekkür ediyor ama içi şişiyor tabi. Masadan kalkıyor. Hediye alma sırası oğuzda demet elinde bir cd ve bir kitapla geliyor. Müzik setine yerleştiriyor cd yi… Bir şiir cd si bu. Oğuza yabancı gelmiyor ne ses nede şiirler. Hemen ardından kitabı veriyor. Demet eşinin şiirlerini en nihayet toparlamış ama ruhuna jest olsun diye de kendi sesinden eşinin şiirlerine hayat vermiş, nice yıllara sevgilim senin için diyerek, banyoya gitmek için izin istiyor...

Kızları toplamak zor olmuştu belki ama dağıtmak çok kolay oldu… Herkes en yakın bulduğu yere burnunu siliyor ve bir off çekiyordu... Bir kahkaha patlattım... Kızlar bir açıklama bekliyorlardı bu laubaliliğim karşısında... annemin çok kızacağını bildiğim halde onlara özel bir anımızı anlatmak zorunda kaldım...
Yıllarca aldığımız hiçbir hediyeyi beğenmeyen annemiz aldığımız her hediyenin ya başka rengini soruyor, yada yahu siz bu güne kadar hiçç ama hiççç benim böyle bir şey kullandığımı gördünüz mü diyordu. Oysa babam ona ne de güzel hediyeler aldığını düşünüyordu kendince...iki metre boyunda pirinç bir Maraş mangalı,dört metre boyunda bir ağaç çiçek(ailece altına sığınıp o ağacın altı adlı klibi çekmiştik oysa) elli beşinci yaş günü hediyesi gümüş sallantılı küpe ve kolye takım, hatırladıklarımdı...ve her hediye sonrası babam annemin yüzündeki ifadeyi bize şikayet ediyor “ben şu annenize bir şey beğendiremedim diyordu..ama diyorduk ..amalarımızı açıklayamıyorduk..

Bu yılki doğum gününden bir gün önce annem babama “çocuklarımın yokluğu bazen çok canımı sıkıyor, nasılda büyüdüler, bebekliklerini özlüyorum”,diyor.ertesi akşam herkes için merak konusu ve bahis tabii...
Annem o akşam babamdan iki hediye paketi alıyor… ilk pakette şık bir kaşmir kazak var. Yüzünde ki ifade yine aynı... Sonra ikinci paketi açıyor. Bir bebek çıkıyor içinden paketin, üstelik annemin minyatürü adeta, aralarındaki bu büyük benzerlik bizimle olduğundan çok daha fazla, annemin gözleri kocaman oluyor kız kardeşime fısır fısır”Aha bu sefer işimiz kesin bitti kızım bizi çiğ yiyecek, hem de sossuz” , annemin, ardına kadar açılan güzel gözleri birden yaşla doluverince içim eziliyor…”Ya anne şaka şaka asıl hediyen bu değil kiii, biz sana şaka yaptık dimi dimi babacım bişi desene” diye öne atılırken, düğmesine basılan küçük bebek konuşuveriyor…”Anne beni parka götür” “Anne mama” “Anne acıktım”. Annem, gözlerindeki yaşlarla bebeciğine öyle bir sarılıyor ki, gerçek evlatları olan bizler ağızlarımızı toparlayamıyoruz.
Kız kardeşim ağzımdan düşmekte olan çikleti, içeri ittiriveriyor… Ayyy annem o kadar mutlu oluyor ki ayıramıyoruz bebeğinden… O gün bu gündür bebeğini yanından ayırmıyor, ona kıyafetler alıyor tokalar takıyor,ve sürekli onunla konuşuyor. “kızımmmda kızımmm benim güzel kızım “ dedikçe “efendim annecimmmm, benimi çağırdın”? diyorum, “yok yavrum kardeşini” diyor… Yıllar sonra sahip olduğum plastik bebek benim küçük kız kardeşim oluveriyor. Annem bu durumu biraz abartıyor tabi… koltuğuma oturttuğu küçük bebeği yerinden kaldırıp diğer kanapeye atınca, annemin içinden, diş macununu ortadan sıktığınızda nasıl fırtttt diye macun fırlar ya… hah ağzından alevler çıkan bir canavara dönüşüyor ev kükrüyor…”bana bakkkk kardeşine güzel davrannnn! Bir anneme bir bebeğe bakakalıyorum bir süre… “Ama orası benim yerimmmmm”!! diyorum…”aaa aşk olsun yavrum sen ablasın çok ayıp” diyor… küçük plastik kardeşimden nefret ediyorum… Bu komedi bir süre devam ediyor, tüm aile çok keyif alıyor bu evcilik oyunundan…bir küçük plastik bebek bu kadar keyif katabilir mi insanın hayatına… katabiliyor…

Duygularını çok fazla dışa vuramayan annem babama ilk kez bir itirafta bulunuyor.”bu bana evliliğim boyunca aldığın en değerli hediye... Çünkü bunun için sen beni çok düşünmüşsün... beyaz kaşmir kazağa mı ne oluyor? Onun rengi yine değişmeye mahkum, bekliyor...

3 Haziran 2009 Çarşamba

KIRMIZI NOKTA...


Geçen gece peş peşe üç ayrı kanalda üç film izledim.Tuhaf bir şekilde her filmde de baş roldeki kadınlar erkeklerine aynı müjdeyi veriyorlardı!””Sevgiiilim! hamileyim” ve tuhaflık bu ya üç ayrı adamın üçünün de tepkisi aynıydı nedense. “canım benim!beni dünyanın en mutlu insanı yaptın,seni seviyorum!”Bence de bir tesadüftü elbette, ama tabi ki biran yine kendime döndüm ve o muhteşem gece,bir kara kedi gibi geçti gözlerimin önünden...

Arkadaşlarımızla geçirdiğimiz hoş sohbet gecelerin birinde çok derin bir mevzunun ortasındaydık sanıyorum..durup dururken kulaklarımın içinde bir “pisttt” sesi çınlamaya başladı “piist pisst hadi yap” diyordu “hadiiiii”..anlatılanlara konsantre oluyormuş gibi davranıyor ama sürekli içimdeki sesle mücadele ediyordum. En sonunda “piist” beni ele geçirmişti ve ben “çok af edersiniz bir saniye”deyip banyonun yolunu tutmuştum. Bir yandan da kendime“mümkün değil canım rahat ol” diye güç veriyordum.çünkü işlerinin yoğunluğu dolayısıyla, ortada fol yoktu, eh, adam zaten yoktu(!).Zira büyük depremden sonra herkes gibi bizim de düzenimiz değişmişti.Aldığım doğum kontrol testinin açıklama bölümünü koşar adımlarla okudum Sanıyorum kırmızı noktalardan falan bahsediyordu.İşlemi bitirip sonucunu beklemeye başladım.Galiba ömrümün en uzun saniyelerini orada bıraktım.Şöyle bir kafamı uzatıp bakayım derken,o da ne?Üzerime üzerime gelen kırmızı bir şeyleri fark ediyor ve gittikçe büyüyüp netleştiğine şahit oluyordum...25 dk sonra...Evet halaa oradaydı.ve bende hala çamaşır makinesinin üstünde!Kırmızı nokta olduğu yerde duruyor içerden beni çağırıyorlardı. “ne yapsam, silsem mi??” diye düşündüm.Ertesi gün benim için çok önemli bir gündü.Altı aydır bir müzik direktörü ile görüşmeyi bekliyordum.

İçimde klasikleşmiş olan bağarışmalar başlamıştı yine!. “Kaset yapıcam ben! Yapıcam o kadar!.Ben bu İstanbul’a niye geldim ki?Yoo hiç bir kuvvet engel olamaz buna...Yoksa olur mu?İyi de ben şimdi Noyan’a ne diyeceğim..Beni öldürür..Annecim kırmızı nokta hala geçmiyor yaa...” diye saçmalarken buluyorum bir an kendimi. Yavaşça banyodan süzülüp,önce arkadaşım gamzeyi bir köşeye çekip,sessizce kırmızı noktayı haber verdim. Mutluluğunu ağzına tıkadım,çığlığını da tabii... “Noooyan!” diye başlamıştı ki panikle “Sus ayol dövdürecek misin beni gece, gece” diye kükredim “aaaa sen iyice üşüttün valla bu kırmızı nokta da Onunda payı var tabi ki söylicem” dedi ve gitti.Allah’ım bana yardım et...İçerden bazı bağrışmalar geliyordu.”Gamzee!Şakanın sırası değil!Hele komik hiç değil!” diyordu Noyan.
Tabii mecburen bu duygusal anı perçinlemek adına çıktım ve Noyan’a doğru gittim.

Tuhaf bir şekilde bana bakıyor,bakıyor yine bakıyordu..O anda yüzümde beliren o anaç tavır yüzünden midir bilinmez, Noyan saçmalamaya başladı,nasıl mı?Şöyle,Önce böyle bir şeyin mümkün olmayacağını söylemekle başlıyor, ardından kapıcı ve manavla ilgili son derece “kırıcı” şüphelerinden söz ediyor, gazeteyi alıp, nöbetçi seyahat acentelerini arayıp “tek kişilik maldivlere uçak bileti soruyor.Tepkisi bununla sınırlı kaldı sanıyorsanız yanılıyorsunuz,sigortacımızı arayıp “Kamil bey kamil bey, bizim sigorta gebeliği kapsıyor muydu? hiç hesaplamamıştık böyle bir şeyi de,ohh be bir ayla yırttık demek... sağol kamil bey” deyip telefonu kapıyor,istifimi bozmadan hala güzel bir şeyler söylemesini bekliyorum. Çok heyecanlandı galiba yada arkadaşlarının yanında bir şey söylemek istemedi diye düşünerek geceyi beklemeye başlıyorum.

Beklentim üç gün sürüyor.ama bu üç gün zarfında ona, ara, ara “bu kırmızı noktayı ne kadar çok seveceğini” ve “bunun dünyadaki en güzel şey olduğunu”, “bir tek kırmızı nokta için bir sürü şeyden vazgeçebilecek insanlar tanıdığımı” ve bir zahmet “bu salak, dumura uğramış adam olmaktan çıkmasını”ama yinede istemezse,bu mini minnacık noktamızı aldırabileceğimizi hatırlatarak lütfen bir zahmet kendisine gelmesini rica ediyor ve cevabını bekliyorum.Bu anlamlı sözlerimden sonra verdiği yanıtın.. “Olur mu canım öyle şey? N’apalım? olsun!.Elle gelen düğün bayram”oluşu karşısında, kapının dibinde kaç asır kaldığımı hatırlamıyorum bile... beş gün boyunca bu sözü düşünüp duruyorum. “Elle gelen düğün bayram...”elle gelen düğün bayram”.Yahu bu işte bir yanlışlık mı var,yoksa, bana mı öyle geliyor?Yani nasıl elle gelen düğün bayram?Belki bir bildiği vardır,gerçi Noyan atasözlerini hep karıştırır ama bu kadarı da olamaz diyorum..Elle gelen elle gelen...beşinci gün atasözünün gerçek anlamını çözüyorum a aa? Hööö?? Hıııı!!! Nası yaniii????

“Noyannn!!!!delirdin mi sen ayol? o nasıl söz öyle? Bu sadece, seninle benim kırmızı noktam, ne eli yahu? Ay ateşin mi anacım ne oldun yaa... “Biz manavla sadece arkadaşız.O bana balkondan sebze meyve atmaktan başka bir şey yapmadı gariban”!diyor ve dokuz ay sürecek maceramın ilk adımlarını atmaya başlıyorum Noyan’a rağmen üstelik...

Sevgili eşim kendine uzun bir süre gelemese de ben pek takmıyorum bu durumu nasıl olsa minik bebeğim onu kendine getirir ümidi ile kendimle dertleşiyor, bir yandan da, neden benimde her kadın gibi güzel anlarım bir filmin şeridi yerine kara kedi gibi geçiyor gözlerimin önünden diye iç geçiriyorum....

21 Mayıs 2009 Perşembe

survivor


Aman bir haftadır rezil olmadığım kimse kalmadı. Keşke ağzımı açmasaydım da şu arkadaşlarımın diline düşmeseydim! Neymiş, ben Survivor’a katılamazmışım. Hani sevgili Ahmet Utlu’nun sunuculuğunu üstlendiği şu yeni yarışma programı…Ama korkmayın, ne gelin seçiliyor ne damat, hatta Semra hanım bile yok desem inanır mısınız? Bir grup insan, ıssız bir adada, doğal koşullarda, medeniyetten uzakta yaşam mücadelesi veriyor. Aynı bizim akşam yemeğinde verdiğimiz mücadele gibi… Masadakiler bir taraftan tıkınıp bir taraftan izlerken, “Olamaz! Olamaz!” dedikçe ben aşka geliyorum ve boş bulunup “Ne var yani bunda? Ben de yapabilirim” diyorum. Keşke demez olaydım! Arkadaşım Gamze bir kahkaha patlattı. – Tabii canım, tabii yapabilir, zaten yapmışlığı da vardır!
- Aaa, ne var yahu? Doğada yaşamaya bayılırım, her türlü güçlüğü karşı savaşabilirim. Hatta böyle bir ortamda kaldım da. Üstelik koşular daha ağırlı çünkü Noyan da vardı!
- Doğru, kaldı, hem de balayında. Yaşamın çok zor olduğunu bir turistik adada, Maldivler’de…
-Kolay mı sanıyorsunuz binlerce börtü böcek içinde yaşamayı! Dile kolay, tam bir hafta.Balayının ilk sabahı koluma düşen kertenkeleyi hiç unutmadım. Bana asırlar kadar uzun gelen uçak yolculuğum, dört tane yamyamın arasında tekneyle adaya ulaşma mücadelemiz, karaya yaklaşırken yerde gördüğüm yüzlerce yengeç ve 20 dakika süren karaya ayak basabilme savaşım, muzları maymunlara kaptırmamak adına yaşadığım kabus ve maymunların tarafında savaşan Noyan’a karşı direnişim!... Bu arada Noyan yine beni can evinden vuran cümleler sarfetmeye başladı:
- İyi de hayatım o muzları biz zaten maymunlar için almamış mıydık? Tutturdun “Vermem de vermem, bu muzlar benim” diye…Çingene misin sen kızım yaaa aaa..ama lütfen!

AL BİR HİNDİSTANCEVİZİ PATLAT KAFAMA.
Etraftakiler bu durum karşısında gereksiz gereksiz gülmeye başladı tabii. Verdiğim mücadele kimin umurunda? Onlar güldükçe Noyan bey aldı sazı eline ve başıma gelen tüm garip olayları arka arkaya sıralamaya başladı:
- Yaşadıklarımız aslında anlattığından daha vahimdi.Hele hele bir karış derinliğindeki azgın bir denizde atlattığı bir boğulma tehlikesi vardı ki tahayyül bile edemezsiniz. İşin garip tarafı, kafasını suyun dibinde unutsa bile boğulamayacağı kadar sığ bir yerde, bir varil suyu yutarak, az kalsın ölmeyi başaracaktı. Millet coşmuştu, herkesin benimle ilgili ne kadar anısı varsa ortalığa döküldü. Eminim çok eğlendiler. Üstelik eğlenceleri bununla da bitmedi çünkü dersimi hala almamıştım. Televizyonu kapatacağıma, tekrar yarışmaya dönüp güya havayı değiştirme düşüncesiyle, iki saatte ateş yakamadıklarını, niye kibrit kullanmayıp da şov yaptıklarını sorarak, kaş yaparken göz çıkartıp, milleti daha da coşturduğumun farkında değildim.Güya hırsımı yarışmacılardan almaya kalkıp, harika bir yorum daha yapınca, Gamze sandalyeden düştü ama düşmeden önce benim zekamla ilgili güzel düşüncelerini paylaştı:
- Kibrit yok adada kuşum, ondan! Dedi. O yok, bu yok! E yuh artık, tuvalet kağıdı bile mi yok? dediğim an, bittiğim an oldu. Programın içeriği tekrar tekrar anlatıldı. Bozuntuya vermeden,
- Ne var canım, madem şartlar öyle, onsuz da olur, bunsuz da! dedim.Ta ki karınca yiyen arkadaşı görene kadar. Özene bözene hazırladığım çubuk makarnamın yarısı dışarıda kaldı, yutamadım. Noyan da bana benzediğinden tuvaleti kapan kazanır diye koştuk…. Bir sopanın ucundaki bütün karıncaları yedi yarışmacı arkadaş, hem de leblebi gibi! Hadi, çiğ balık malık neyse de karınca bu, eti yok budu yok, neyini bulup yerler zavallıcığın?Iğğğğğyyy! Mümkün değil.
- İşte! Diyor Noyan, İşte buna dayanamam, beni aşar!Her şeyi yapabilirim ama bunu asla! Meral bak vasiyetimdir, aklında olsun… Hani olur da ıssız bir adada kalır ve bir karıncayı yemek zorunda kalırsam beni uykudayken hallet emi! Öyle tabanca, çakı, çekiç falan da gerekmez.Zaten bulamazsın da. Sen iyisi mi al bir hindistancevizi, patlat kafama, olsun bitsin. Yemeyeyim.Öleyim gitsin! Diye vasiyet ederken bir taraftan da öğürerek tuvalete koşturdu. Şu hale bakın sevgili okurlar, bir macera dizisini izlemek bu denli maceralı olabilir mi?

2005

19 Mayıs 2009 Salı

revizyondayımmm:SSS


Artık ciddi ciddi bıktım ben aynı cümleleri kurup,aynı sözleri söyleyip ,aynı yeminleri etmekten ...''bi daa olmicakkkk,söz veriyorummm'' al sana söz...

Yazın gelmesiyle beraber,pek tabii ki gardrop değişimi başladı şimdi yenilenme zamanı..kışlıklar kalksınnn,ohh incecik tiril tiril,kıyafetlerimiz yerini alsın bakalım...misss!!
!!! HI!! NASIL YANİİİ!!! ''AMAAA AMAAA HAYIRRRRRRRRRRRRR YAAAAA!!!!...OLAMAZZZZZZ BEN BU PANTOLONU DAHA GEÇEN YAZ ALLLMIŞTIMMMM!!..TUTMAYIN BENİ A DOSTLARR!! YADA BIRAK DOSTLARII YAA BEN DİREKKKK SANA SIĞINIYORUM VEEE ALLAHIMMM!! SANA GELİYORUMMM!!!


İnsan olan insan, bu kadar kilo almaz,gerçekten almaz...yemeği onlar yedi yediii ben programı seyrederken mi aldım bu kiloları... almış olamam dimi??...yok sanmam...

Bi insanın kendi,kendine ettiğini kimse etmiyor galiba..en büyük düşmanıda kendi..dostuda...buyrun burdan yakın... kilomu aldın yavrucum güzelll..şimdii diyet zamanıya, git evin kapı kollarını ye ancaa verirsin bir aya kadar...malum deniz sezonu...

Evimin güzel kızı, yardımcı ablamız ve ben tüm yazlıklarımı,bir yandan gözden geçirirken,bir yandan da... ay bu olurmu ki ..ya bu yaaa buuu diye bırıl bıırl konuşuyorum netekim, zülyana dayanamıyor...
Meral ablacım bi deneyin nasıl duracak üstünüzde bu pantolon,dediği ana kadar herşey oldukça sakin görünüyor aslında..taki pantolonum dizlerimin üzerine çıkamadığı ve ''bırakkk ablacımmm zorlamaa beiiii'' deyip isyan ettiği ana kadar...

kadın olmak böyle bişey sevgili beyler,kilo aldığımızı idrak etme süremiz,eğerduygu olarak uçlardaysak,yani çoook mutlu yada çook mutsuz...ııı ııı uzun sürüyor hemde nasıll uzunn..
farkettiğimiz andan sonra, kendimize gelme süremizi hiiçççç söylemeye gerek yok..gelemiyoruz çünkü...

gece dışarı çıkmam lazım çok şık olmalıyım ,neyse canım bende başka bişi giyerim şunu ver bakim diyorum, zülyana ya...cıx..olmuyor...eeee..şunu ver canım...nooo...alla alaa..e şu elbisemi ver yavvrum baliim!!...üzgünümmm...şaka mı buu...aslaa...zülyana..sakiiin, ben ise, az sonra bayılacağım...görüşmem var kızım acil bişey bulmam lazım diyorum...malum müziğe yeniden başlama dönemim bir yerle anlaşma yapmam gerekiyor...klibim benden önce gitmiş...o kadını bekliyorlar doğal olarak...

heryerimden et fışkırıyor...annem ''zeynam benim'' diye sever beni, dönem dönem aldığım kilolar yüzünden...ahhhh birde şu halimi görse...gladyatörrrr olmuşum da haberim yok anneeeeemmmmmmmm!!!! bititimm benn.. bak bitititimm dedim keleliyorum yaaa...

ne giyicem..ne ne ne neeee...inanırmısınız sabah onbir gibi başladığımız kıyafet mücadelesi akşam beş sularına doğru bitiyor...çünkü ben bitiyorum...saçlarımı zaten kesmiş miyim üç numara...nedenini sormayın lütfen...kiloları almışmıyım...anacım hiç bişi üstüme olmuyor mu..kaldım ortada...eşofmalarım bile neredeyse..''yürü git işine abla, yaaa dalgamı geçiyosun..o kıçı nasıl sığdırmayı düşünüyosunnn buraya'' diyecekler...çok mutsuzum..bana sakınnn!! ama sakın!! aman canım sağlı olsuunn,canın sağolsun verirsin,ay sen böylee güzelsin,verirsin aaaa..demeyin...ben yastayım ve sanırım hastayımm şu an...

meral ablacim üzmeyiniz kendinizi bu kadar diyor zavallı zülyana...savaşı düşünün,bakın bu daha kötü bişi...

Savaşı...sa va şı...diyorum sesli sesli....

evet meral ablacım savaş..bu en kötüsü...o yüzden üzülmeyin...çok şık ayakkabılarınız çantalarınız var onları kulanın, diyor... ahhh canımın içiii yaa...asık yüzümü,soldan soldan gelen migrenimi,iç organlarımı parçalama hissimi nasıl geçirebilirdi anca böyle sanırımm...:))

kendimi bi an düşünür buluyorum ...ayaklarımda stiletto pabuçlarım...kolumda şık bir çanta...don paça sokaktayım...gerisi yok çünküü...:))))olmazsa anneannemin uzunnn paçalı donları vardı(don dendiği için başka bi isim bulamadım mazur görün..) hah nasıl unuturum aksesuvar da takarım canımmm aşkolsunn...ee ee si hah savaş meydanındayım..içimin savaş meydanındaaaaa!!!

kısaca bittiğim ann o an diyorum tabiii...vazgeçiyorum çıkmaktan...aslında utanmasam o an yaşamaktan bile vazgeçicem sinirden:)))

ayyy şu ne şu diyorum bi sevinçle aniden,bir elbisem daha çıkıyor...dur yahu bu acil durum elbisem değilmiydiii..neydi sahii...ver bakim bi diyorum zülyana ya...aaaa olduuuu...harikaaaaaa!!!...diyorum..en azından sanıyorum .. ama nansılll sıçramışsam zülyana şaşırıyor damağını çekiyor yukarı korkudan... kızında ödünü söküp alıyorum çığlığımla...

zülyana tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor..aslında oldu gibi meral hanım, hatta karnınızı kapadı ama yinede bir bakınız isterseniz, diyor ve beni aynanın karşısına yolluyor...ya ben bu elbiseyi ne zaman almıştım, ne zaman, hmmmm... diye düşünüyorum...ayna..ben..elbise..ben ayna elbise...elbise ben ayna..seni nerden hatırlıyorummm hmmm diye iç geçirirken...keeennn...

hatırlıyorum ...

tabiki karnımı kaparrr!! tabikiiii!! kızımm, bu beş aylık hamileyken aldığım elbisemm yaaa...allahımmmmmm doğum kiloma mı döndümmm benn...nasıl yaaa...şaka mıı...zülyana kendini gülmekten yatağa atıyor..ona göre çok komiğimm..nefret ediyorum zülyanadan..gıcığın teki zaten...incecikkk çııtı pıtıı köfte gibi bi kızzzzz...ııı ne sinirr...:))

gülme gülme bak fena yaparım desemde...o sanırım benim halimle çok eğleniyor kahkahaları tüm evi kaplıyor:))

gece ne mi yapıyorum...elbette çıkmıyorum canımmm...

-ee cem bey benim çok acil bi işim çıktı çok afedersiniz..revizyona giriyorumda...midemi aldırıcamda..o nedenleee, bu geceki randevumuzu 2010 a erteliyebilirmiyiz acabaa...

hadi canım benimmm kapı kollları bittiyse ,pervazları kemir..allahın

16 Mayıs 2009 Cumartesi

yemekteyiz...:SSSS



Kısaa bir reklam arası verilir verilmezzz, önce, höö! diye açık kalan ağzımı kapatarak bi silkinmişimm...

CIS mayamii,greys anatomii,mentalistt.. ha bide medyum ve behlülüm (aşk-ı memnu) dışında hiiç bişi izlemiyorum artık tv de ...tansiyonum fırlıyor elimde değil...

uzun zamandır şöyle evde tek başıma bi keyif yapmamışım onu farkettim...neyse..tv yi açar açmaz bi programa takılıyor gözüme...YEMEKTEYİZZ...

bir sofra düşünün... etrafında beş kişi,hünerlerini gösteriyorlar her gün birinin evinde ziyafet..en güzel yemeği kim yaparsa sanırım on milyar bi ödülü var...

Allahım iyide bu insanlar yemek yerine nedenn birbirlerini yiyorlar,hemde çiğ çiğ!!! de ja vuu...yıllar öncesi banu alkan çiflikte,ahu tuğba namazda, programları geçiveriyor gözümün önünden... hemen kışttttt diyorummm. Tedavim biteli bir yıl olmuş, daha yeni yeni kumandayla barışmaya çalışıyorum benn!!...dayanamıyorum,gözüm kayıveriyor ha bire,!amann dur bakim azzzcık bakıcam ama azzcık deyip çekirdeğimi kolamı alııp yerleşiyorum koltuğumaa...

Herkes birbirne bağırıyor,çzğırıyor,hakaret ediyor ama nasıl!!!....çatalını kaşığını,tabağını,hatta, tabağın altındaki etiketiiii eleştirip duruyolar ..nerdeyse bişey bulamayınca, yan odalara banyo lavabolara bakıpp..geçç yemeğiii ne bu odanın lavabonun haliiii! ben sana kaç kere odanı temiz tut demedim mi he demedim mii...diyecekler...

bir masa başında, beş kişi.. bu kadar olumsuz bir içerik olabilir mi..hala ama halaa,reyting adına, kavga dövüşün olduğu,seviyesiz ve saygısızlığın prim yaptığı,yaklaşık yirmibeş dakikadır ,sofrada kullanılan çatalın, üzerindeki toz yada tortunun var olup olmadığı konulu programlar...gerçekten...izleniyor..mu??

çitlediğim çekirdek,çitt demiş kalıvermiş iki dudağımın arasında ööyle bakıyorum ekrana...kalll.mışım

programın iki de erkek yarışmacısı var...hanımları bi yere kadar anlayabilirimde bu erkeklerin çemkirmelelrine deli oluyorum...kaşı alınan uğur bey,diğer uğur beyin tabaklarını ve sofrasını eleştiriyor dandik sofra diye..çatallar çizikkkk... baa ba baaaa...sofrada kullanılan tabakklar eski değil, yani annenizin hediyesi olduğuna inanmıyorum.. diyor neslihan hanım,uğur beye... ohh myy goodd!!!!

tabağımı yiyeceksinizz noluyorrr,çatalda çizik olması,yemeğin tadını mı bozuyorrr...biz yemektemiyizz yoksa züccaciyedemiii aloooooooo!!!!


işte olan oldu yine geldiler bana..yine aynı kabusss...elimde değil merakıma yenik düştüm...sonucu bekliyorum..kendimi kesicem aceeba yüzde kırkdörtt oyu kim aldııı kimmmmmm????

düştün bu tuzaağa dimi..işte sevgili seyirci.oturdun ,bir paket çekirdeği, şöyle keyifli bir film eşliğinde çitlemek varken...sinir sitemi sallantıda yedin bitirdin aferim...

hergün biraz daha düşüyor kalite..yazık...o birbirinden güzel, ailece, heyacan içinde izlediğimiz,sorularına cevaplar bulurken zamanla yarıştığımız keyif verici,bilgi,gördü,yarışmaları yok artık...artık zehir gibi sözler saçan, elli güzel kadını aptal yerine koyan,hoplatan zıplatan..insanları basitleştiren,yada insanların kendilerini basitleştirdikleri..programlar ve yarışmalar var...bunların dışında zaten adına dizi dediğimiz, senaryosu üç dakikada yazılmış doksan dakikalık dizilerimiz var...ve halaa var ve hala ve halaaaaa....


NOT:saat bir sularına doğru yarışmayı kaşı alınmamış olan uğur bey kazandı büyük farkla:)merak edenlere...uuuu göz kapaklarım acımış yatıyorum...bu arada çekirdeğin bayat olduğunu şimdi anladım...damağım acıyor ağzımın içinde burukkkkk bir tat ama nasıllll bi bayatlık tv halt etmiş....

12 Mayıs 2009 Salı

şaaakaaaa gibii:SSS



Aslında "neler oldu neler" diye başlamak isterdim elbette ama hayatımdaki klasik şeyler dışında yaptığım tek şey yeni bir eve geçebilmek oldu... Bunun dışında,saçlarımı bu yıl da yakmayı ve yeşertmeyi başardım meselaa...
Üstelik kendimi bronzlaştırmak adına kömüre çevirme çabalarım da işin cabası tabii... Artık beni dişlerimden tanıyorlar:) Abarttığımı sananlar olmasın lütfen.
Zira geçen hafta yurtdışından dönüş yolculuğum sırasında iki bayanın bana bakarak gülüştüklerini ve konuştuklarını fark ettim. Bunun üzerine bir sorun olup olmadığını sordum kendilerine sinirli sinirli.

Kızlar gülümseyerek beni Whitney Houstan'a benzettiklerin söylemezler mi?
Kal..mışım! Şaka gibi... Ama aynada kendi suretimi görünce kızlara hak vermedim değil. Saç kara, göz kara, ten kara. İlk iş, yurduma gelir gelmez saçlarımı o hışımla sarıya çevirmek olsun dedim...
Şimdi boozz sarışın ve mutlu bir zenciyim. Neyse, kilo almalar vermeler, sarkan yerleri toparlama çalışmaları botoxlar, rutin işlerim arasında...
Ama şu sıralar gündemdeki en önemli iş, artık bir ev sahibi olmamdır. Çok şirin minik bir ev aldık sevgili eşimle.
Olmayanlara da nasip etsin Allah...
Ama mümkünse, inşaat halindeyken değil de, anahtar teslim olsun.

Sevgili dostum, editörüm, Serdar abim evimizi ilk gördüğünde "Siz bu evi bitirene kadar boşanırsınız valla" demişti. Ben de "Allah korusun canım" demiştim kendilerine... Ama haklıymış, insan tecrübeye kulak vermeliymiş şu hayatta. Allahım hayatımız bir kabusa döndü.
Şu anki durum şöyle; aynı katlarda yaşıyor ve sessizliği tercih ediyor, ağzımızdaki köpükleri silip duruyoruz.

Neler mi geldi başıma? Bütün evin kornişleri tepeme indi, perdesiz bir evdeyim. Tüm yer döşemem ağaç olduğu için çalıştı ve kabardı.
Evde hiç bir dolabın kapağı yok mesela terzi kendi söküğünü dikemez atasözü bu kadar mı doğrudur ama bu kadar mııı!!. Vitrifiye sorunu yüzünden dişimizi alt katta fırçalıyor, banyo yapmak için üst katı kullanıyor, diğer ihtiyaçlarımızı orta katta çözüyoruz.
Deeerken lağım patlıyor ve alt kat girilemez bölge ilan ediliyor... Artık daha çok arabesk dinliyorum. Ruhuma en uygun müzik türü bu şu sıralar... Eczaneye daha sık uğruyor, tansiyonumu ölçtürüyorum habire. Ama ne düşüyor ne çıkıyor anacım! Noyan da inanmıyor fenalaştığıma tabiii... Ciyak ciyak bir kadın geziniyor evin içinde dışında... Zavallı Noyan ise "Ben mi yaptım?" "Ben mi istedim karıcım yaa? Nazar bu nazar" diye yatıştırmaya çalışıyor bu deli kadını... bizim evin halleri şu ara böyle sizde ne var ne yok??...

Hadi ben müsadenizi istiyorum çünkü evin kapısı açık kaldığı için içeriye giren kertenkeleyi bulmam gerekiyor...Dualarınızı eksik etmeyin... Görüşmek üzere... Sevgiyle... Meral"
23.06.2006

İlk imza ilk heyecan:)



Yaşasın, çok mutluyum. Son zamanlarda yaşadığım aksilikleri düşündüğümde, söylerken bana da garip geldi ama mutluyum. Hayatın içinden küçücük mutlulukları ayıklama yeteneğine sahipseniz, hayat gerçekten her şeye rağmen güzeldir...
Bundan yaklaşık bir ay önce Gazi Universitesi öğrencilerinden sevgili Hacı Bekdur, “Merhaba Meral Hanım, ben Hacı” diyerek telefon açtı. “İyi de, hacı bir tanıdığım var mi?” dedim içimden. İç ses “Buyrun hacı amcacım”, dış ses ise “Kiminle görüşüyorum?” diye karşılık verdi. “Şey, Gazi Universitesi’nden arıyorum. Eğer mümkünse İclal Aydın’ı ve sizi okulumuza davet etmek istiyoruz.” Belli ki benim aracılığımla İclal Aydın’a ulaşmak isteyen biri diye düşündüm.”Tamam Hacı’cım, İclal Hanım’a iletirim ama benim orada ne işim olbilir ki? Beni boş verin” dedim. “Aa, olur mu! Biz sizi Gönderilmemiş Mektuplar filminden tanıyoruz.” Nasıl yani? “Buraya geldiğinizde görürsünüz” dedi. ( Bu filmin harikulade şarkısını söylemek ve klibinde oynamak bana kısmet olmuştu da!)
İclal’le konuştuk, sağ olsun beni kırmadı ve gitmeye karar verdik.İki Ankaralı olarak doğup büyüdüğümüz kente doğru yola çıktık. Telefon trafiği hiç kesilmiyor; ne zaman, nasıl geleceğimiz soruluyor, bizi karşılayacaklarını ve inanılmaz güzellikte bir hazırlık yaptıklarını söylüyorlar.
Geriliyorum. “Ne yapacağım orada yahu?” diye soruyorum. “Merak etme, çok keyifli geçecek” diyor İclal. Tabii kendisi alışık, ama ben ruhumu teslim etmek üzereyim...
Gözlerimi kapattıkça kendimi lise günlerindeki sözlü kabusunda bulup sıçrıyorum. Sürekli “Ya ben ne konuşacağım?” diyorum. Hacı arıyor: “Nerdesiniz Meral ablacım? Kapıda bekliyoruz sizi.” “Ay üşümeyin, girin içeri, geliyoruz” desek de anlatamıyoruz. Salon kapısının soluna benim, sağına İclal Aydın’ın fotoğrafları asılmış.İçeri girmemizle birlikte kıyamet kopuyor.(Benim için olmadığını biliyorum elbette, ama yine de çok hoş! Arada kaynıyorum işte, ne var bunda?) Sevgili İclal tüm zarafeti ve tecrübesiyle konuşmasını sürdürürken, ellerimi koyacak bir yer bulamadığımdan masanın üzerinde duran suyu, koca salonun önünde deviriverdim. Annemle ablam da orada ve bana öyle bir baktılar ki, beş yaşıma geri döndüm.
İlk yarım saat kimse bir şey sormuyor. Herkes çok keyifli, ben de tabii ki!... Sevgili İclal’i ve anılarını dinliyorum. Parmaklar kalkıp iniyor, sorular soruluyor, cevaplar veriliyor. O kadar kaptırmışım ki, neredeyse parmak kaldırıp ben de soru soracağım.
O MERAL BU MERAL
O sırada bir parmak daha kalkıyor ve “Müsaadenizle Meral Hanım’a bir soru sormak istiyorum” diyen bir ses işitiyorum.Önce üstüme alınmıyorum. Ama “O güzel sesli Meral Hanım” diye sorusuna başlayınca o Meral’in bu Meral olduğunu hatırlıyorum. Karşımdaki “Yazılarınızı zevkle okuyorum” diye devam ediyor. “Benim yazılarımı mı?” diyorum şaşkınlıkla, “Canım sen şöyle öne gelsene. Bak burası vip, benim koltuğum, otur ve rahat et ve bir daha söyle de herkes duysun bana soru sorulduğunu.”Salon yerlere yatıyor. O andan sonra çenem hiç kapanmıyor. Hatta olayı abartıp gençlere bir de şarkı söylüyorum.Havam yerinde, kendimi süper hissediyorum, daha doğrusu süper olduğum hissettiriliyor. Söyleşimiz adeta stand- up’a dönüşüyor. Harika vakit geçiriyoruz.
Söyleşi bittiğinde kalabalık üstümüze doğru geliyor. “Korkum yersiz, nasıl olsa İclal Hanım’a gidiyorlar diyorum, ki öyle oluyor. İki dakika sonra bir ses “Meral Hanım sizinle yalnız fotoğraf çektirmek isteyenler var, sizi şöyle alsak?” diyor. Ben de “Tabii ama umarım orada tek başıma beklemem” diyorum gülümseyerek. Aman Allah’ım, bakıyorum oracıkta bir hayran kitlesi oluşturuvermişim.Yaşasın! Hayatımın en zevkli fotoğraflarını çektiriyorum. O esnada kalabalığın arasından bir el uzanıyor ve kareli, boş bir kağıda imza atmam isteniyor. (O sırada aklıma babamın “Aman kızım sakın boş kağıda imza atayım deme” öğüdü geliyor. Ama babacım ne yapayım şöhret başımı döndürdü o an.) “Bu ne kız? Bomboş kağıda imza atılır mı?”diyorum. Harika bir cevap geliyor: “Biliyorum ki bir gün çok meşhur olacaksınız. O yüzden ilk imzanızı ben almak istedim.” O söz üzerine bir anda salonun döşemesinden yükseldiğimi fark ediyorum.
Şimdi müsaadenizle ayaklarımı yerden kesen ve beni inanılmaz mutlu edenlere teşekkür etmek istiyorum. Öncelikle G. Ü. İktisadi ve İdari bilimler Fakültesi öğrencilerine, daha sonra bizi kapıda karşılama nezaketini gösteren Aydan Üstündağ ve Haydar Lütfü Ejder’e, dekan yardımcısı (Ayol gencecik, çıtı pıtı bir kızcağız, inanamadım!) sayın Türel Yılmaz’a, sunumuyla gerçek yaşımı ortaya çıkaran Ceren Gündoğdu’ya, bana ilk ve tek soruyu soran Seda Damlabük’e ve bu söyleşinin gerçekleşmesi için çok emek sarf eden, titrek arkadaşım (O nedenini biliyor) sevgili Hacı Bekdur’a... Evet, haklıydın titrek arkadaşım! Sizlerle olmak, harika bir duyguydu. Sevgiyle...

imdatt!!! beni gazeteci sanıyolarrr!!! :SS



Evet ben de şaşırıyorum, ama aynen böyle gerçekten.... Şaka falan da yapıyorum. Bu nasıl iş anlamadım. Mail’ler, telefonlar ve utanmadan yüzüme karşı, dalga geçer gibi sorulan tuhaf sorularla karşı karşıyayım…

“Yaa Meral, sen gazetecisin bilirsin” şeklinde başlayan soru cümlelerindeki cüret karşısında dudaklarım uçuklamıyor değil. O yüzden küçük bir açıklama yaparsam kendimi rahat hissedicem.


1. Sevgili okurlar kaldırım, asfalt, belediye, haksızlık, tüketici hakları gibi sorularınıza ben nasıl cevap verebilirim, yaniii pess. Ahmet Vardar bildiğim kadarıyla bu işlerin piridir ve adamın canına okur çatır çatır.

2. Avrupa Birliği konusunda benden bilgi istemenize inanamadım. Ancak, her şeyi erbabından ve kaynağından öğrenmenizin yararınıza olacağını söyleyebilirim. Amaa “evlilik birliği” hakkında merak ettikleriniz varsa beni izlemeye edin derim.

3. Eski dergi ve gazetelerinizi temin etmek ya da falanca günkü falanca gazeteyi bulmak için arşıvleri karıştırmamı falan beklemeyin. Olacak şey değil.

4. Sevgili Nurhan Hanım, Allah razı olsun, yolladığınız değerli yazılarınızı seve seve okuyorum ama benden dergide bir köşe beklemeyin çünkü son köşeyi ben kaptım. Üzgünüm.


5. Bazı mail grupları İclal Aydın’a ulaşmak için elci olmamı istiyor. Hatta burnunun büyüdüğünü ve artık hiçbir mail’i cevaplamadığını söylüyorlar. Bir gazeteci olarak bu durumu nasıl değerlendirdiğimi soruyorlar. İnanamıyorum. Değerlendirmek? Bir gazeteci olarak? Bak görüyor musun, biri benimle kafa yapıyor diye düşünüyor ama mail’ler yediye sekiz çıkınca öyle olmadığını anlıyorum. Ayyy arkadaşlar, sabır yaa! Kadın gecesini gündüzüne katıyor, ben şahidim, çok ama çok çalışıyor. Üstelik gece yarılarına kadar derginin her türlü detayıyla ilgileniyor. Ne için? Elbette sizin için. O yüzden bu sıralar anlayışlı olursanız sevinirim. Ayrıca kendisini tanırım, hiçbir zaman burnu havada biri olmadı, aksine son derece alçak gönüllüdür diyorum ve kapıyorum konuyu.


6. Bu en tuhafı ama elime bir geçirirsem baltayla doğramayı düşündüğüm bir okurum var. Sayesinde iki tane sakinleştiriciyi birer saat arayla aldım. Aynen şöyle yazmış…ki öldürse daha iyiydi… vay efendim bu yaştan sonra yazarlığa soyunmak nasıl bir duyguymuş? Ne alakası var anlamadım ama “bu yaştan sonra” bölümüne takıldım kaldım.


7.Sevgili eşim Noyan’la, bir gazeteci olarak (söyledim size, şaka gibi) röportaj falan yapmayacağım. O benim gizli kahramanımdır ama belki ilerde… Neden olmasın?

8. Aynur abla sana inanmıyorum yaa! “Devlet dairesinde benim tanıdığım olsa ne yazar!” diyecekken, bana “Basının açamayacağı kapı yoktur” demen içler acısı bir durumu ortaya koyuyor. Kınadım.


9.Tiyatro ya da konser biletleri temini için bir sürü medeni çözümler üretildi, yani pess! Ben size nereden davetiye ayarlayabilirim? Yaaaaa gidin biletinizi alın, ayıp valla! Bu derginin sahibi ben değilim, yanlış anladınız, ben sadece bir A4 sayfasını dolduracak ve bir haftanızı gülümseyerek geçirmenize katkıda bulunacak bu güzel dergide tek bir sayfayım. O kadar! Beni sevin, okuyun, beğenin, eleştirin… Yazılarımla ilgili tabii! Ama bana gazeteci demeyin, çok ayıp. Ondan sonra olur olmaz her yerde devamlı azar işiten ben oluyorum. Tanımadığım onca insan beni gazeteci sanabilir, bunu anlayabiliyorum ama şu akraba topluluğum ve arkadaşlarımın bu enteresan soruları karşısında damarlarım çekiliyor, nefes darlığım tutuyor, yıkılıyorum. Yı – kı – lı – yooo – rum!

6 Mayıs 2009 Çarşamba

ilk sevgililer günü


14 Şubat 1999.Bu tarih yeni evli olan bendenizin ilk Sevgililer Günü. O gün tüm sevgililer gibi benim için de harika bir gündü. En azından öyle olmasını umuyordum. Tüm haftamı bu günü tasarlayarak geçirmiştim. O gece özel bir yemeğe çıkacağımızdan o kadar eminim ki…Fantezilerimi gerçekleştirmekte çok kararlıydım. Akmerkez’de leoparı andıran ne kadar şey varsa alıp eve getirdim ve yatak vahşi bir ormana çevirdim. Her taraf küçük mumlarla donatılmış, bir şişe kırmızı şarap, iki kadeh, ortada tek bir kırmızı gül ve evlilik resmimiz…

Yatağımız leopar desenli saten, üzeri kırmızı gül yapraklarıyla süslenmiş, her biri gerçek ve kaç para biliyor musunuz?... Neyse, sakin olmalıyım. Perdeler simsiyahtı ve içeride inanılmaz bir ambiyans vardı, görmeliydiniz.Sanki George Colleny ve Jenifer Lopez süiti.Müzik de tamam.Bakalım akşam nereye gidiyoruz? Telefon çalıyor.Arayan Noyan.” Tatlım hazırlan yemeğe gidiyoruz.” (Yaşasın!) “Tamam nereye?” diyorum, sürpriz olduğunu söylüyor .Çıkıyoruz yola. Yolumuz Gamze’lerin evine doğru uzanıyor.”Hayırdır?” dediğimde onların da bizimle geleceğini öğreniyorum.Hep beraber Japon lokantasında suşi yemeğe gittiğimizi öğreniyorum ve inanamıyorum.İkiye iki bir masaya oturtuluyoruz sırayla.Bari karşılıklı küçük bir masada otursaydık dediğimde, “bunun özelliği bu, adam önünde balıkları yapıyor, sen yiyorsun” deniyor. “Tamam,öyle olsun” diyorum. Hayatımda yemediğim suşının ne olduğunu, kusarken öğrenmiş oluyorum. Ne yapayım, daha önce hiç çiğ balık yememişim ki.İçkisiz yemeğimiz tabaktaki pirinç taneleri çubuklar yardımıyla yemeye çalışmamla iki saatte bitmiş oluyor.Oradan çıktığımızda çok aç olduğumuzu hatırlıyorum. Eve en yakın köfteci “Düldül”ün yanına arabayı çekip karnımızı güzel doyuruyoruz. Gecenin çok uzun süreceğini sandığımızdan saat ondan sonra ne yapılabileceğini planlamıştık tabii.”Nereye gidelim şimdi?” diyoruz Gamze’yle.( Kız halden anlıyor.) Vedalaşıyoruz.

Eve geldiğimizde yatak odasındaki tüm mumları yakıp hazırlıklarımı bitirmem yedi saniyemi almıştı sanırım.Çok heyecanlıydım, acaba beğenecek mi diye. “Noyaan, gelsene içeri canım” diye cilve yapıyorum. Noyan geliyor. Bugüne kadar hayatımda denemediğim bin tane figürü bir araya getirerek dans etmeye çalışıyorum. Noyan şaşkın halde, dans ettiğimi görmüyor bile ama gözü komodindeki mumların içindeki evlilik fotoğrafımıza takılıyor önce. Özlü bir yorum geliyor ardından: “Aaa, ne kız burası böyle, türbe gibi.Sanki ölmüşüz de dua etmeye gelmişler” deyip başlıyor gülmeye.Ama ben motivasyonumu hiç bozmuyorum ve onu müzik eşliğinde yatağa itiyorum. Tabii yatağın saten olduğunu unutuyorum ve sevgili kocam yere düşüyor. Kafasını tutarak “Anam anam, kafam, kayıyor bunlar be!” diye söylenmeye başlıyor.Dansımı yarıda kesip kalkmasına yardım ediyor ve tekrar yatağa yatırıyorum. Bu sefer üstümdeki leopar desenli geceliğime takıyor kafayı. “Hıımm, bu da ucuz onlardan galiba” diyor. “Aaa nerden çıkardın?” diye sorduğumda da “Elektrikleniyor, görmüyor musun?” diye yanıtlıyor. Allah Allah, acaba beğenmedi mi, deyip elektriklenme testine tabi tutmaya başlıyorum geceliğimi çaktırmadan. Ama azimle devam ediyorum. Sağımız solumuz küçücük mumlarla çevrili. Şaraba doğru yöneliyorum ki, Noyan’ın tavana dikili kalmış gözleri dikkatimi çekiyor. Şarap elimde, yatağın tepesinde, elektriklenme testinden yeni çıkmış geceliğimle araba sileceğine benzer bir halde son bir hamle yapıp, dans etmeye başlıyorum tekrar. Özlü cümleler art arda geliyor: “Karıcım, aman ha sakın uyuma! Valla yanarız bu kadar mumla! Allah muhafaza sabah bir tek dişimizden tanırlar, kömür oluruz” diyor. Birden başım dönüyor ve üstüne kusmak istiyorum yiyemediğim suşilerı.

“Yahuu Noyan, kömür ol emi! Hatta Allah seni nasıl biliyorsa öyle yapsın! Delirdin mi be adam! Üstümde leoparlar, her yer püfür püfür erotizm kokuyor, inanılmaz güzel bir müzik, sekiz saate hazırlanmış mükemmel bir oda ve sen, evet sen!.. Kaç kadın böylesi bir geceye bu kadar güzel hazırlanıyor haberin var mı? Ve acaba kaçı şu an benim durumumda? Kömür ol emi Noyan, kömür olda bütün ülke ısınsın, o kadar yan yani! Nerede ulan benim şu panda pijamalarım? Haahhh şöyle, sana bu bile çok. İyi geceler Noyan, umarım Allah rahatlık verir de uyursun.Ne diyeyim ben sana, ne diyeyim ya!”

5 Mayıs 2009 Salı

HIDRELLEZ DİLEKLERİ...



İtiraf ediyorum: Şu an hayatta bulunduğum yeri, sahip olduğum tüm güzellikleri, makamı ve şöhreti iki kişiye borçluyum. Onların isimleri Hızır ve İlyas…

Sıkıntıya düşenlerin yardımına koşmalarıyla tanınan Hızır ve İlyas peygamberlerin 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece “buluştuklarına” ve “dilekleri gerçekleştirdikleri”ne inanılır. Bu inanış, zaman içinde Hıdrellez denen şenliklere dönüşmüştür.

Hıdrellez günlerinde özenle hazırladığım ve gül ağacının dibine bir bozuk para eşliğinde bıraktığım şahane çizimler olmasaydı kim bilir şimdi nerede, ne yapıyor olurdum sevgili okurlar. Hepiniz baharın gelişini haber veren, pikniklerde ateş üzerinden atlanarak kutlanan ve eşiz bir şölene dönüşen Hıdırellez’i bilirsiniz. (Bilmiyorsanız yazıyı okumayı kesebilirsiniz çünkü sizin için bu saatten sonra yapabileceğim bir şey yok.)

Açıkçası bu şölen kısmıyla hiç mi hiç ilgilenmedim bu özel günün. Hatta hayatım boyunca böyle bir aktiviteye hiç katılmadım. Tabii ki ilgilendiğim, bir ayin niteliğinde olan, Hızır ve İlyas bey amcalarımın uğrayıp, gül ağacının dibine bıraktığımız dilekleri alıp götürdüğü ve dileklerimizin hepsinin gerçekleştiği kısım. Bakın bundan hurafeymiş gibi bahsetmiyorum hiç. Bizzat tarafımdan denenmiştir. Hatta bu konuda yalnızda değilim.

Ben ve klanım bu geceyi pek severiz. Kozmopolit şehir, başkent, köy, kasaba demeden bir bayram havasında el altından telefon edilir tanıdıklara. Cümleler kısa ve net:” Gece dilekleri gülün altına bırakmayı unutma.” O andan itibaren herkes işi gücü bırakır ve başlar isteklerini kağıda dökmeye. Öyle yazı karakteriyle filan değil. Resmedilir en özel dilekler. Hadi çizimi iyi olanlarımız için sorun yok. Resim yeteneği Cin Ali çizmekten öteye gitmeyen üyelere ne demeli? O yıl içinde koca ayaklı, büyük baş hayvanlarımızdan birinin yaladığı düşünülen saçlarla, 45 kilo ağırlığında yağız bir delikanlıyla aşık olduklarında buna bir anlam veremezler. Ya da çizmeye çalıştıkları X5 cinsi arabanın kendilerine dönüşü bir traktör şeklinde olursa suçu Hızır ve İlyas bey amcama atmasınlar lütfen.

Velhasıl bu yıl da geçen yıllardan farklı olmadı aslında. Ablam ve kuzenim aradılar. Ben hasta hasta yatarken onlar da arabada çizim yapıyorlarmış. Ama başlarına gelen benim başıma bile gelmez herhalde. (Bu konuda ne de olsa sabıkalıyım.) Bizimkiler belki unuturlar diye eşe dost için de çizim yapmış.

Eklenecek bir şey var mı diye düşünürken kuzenim karanlıkta çizim yapmaya çalıştığı kağıdın kredi kartının ekstresi olduğunu fark etmiş. Neyse, İlyas amca gelmese bile, gelen kişi ödemeyi de yapar herhalde diye gitmişler evin önüne. Ama daha bitmedi. Dileklerin bırakılacağı gül ağacın dibine varmışlar ama gül ağacının yerinde yeller esiyor. Orada öylece kalakalmış iki çılgın. Çizmek için uğraştıkları evlere, arabalara, universitelere, en çok özen gösterilen müstakbel sevgililere ya da tomar tomar paralara mı yansınlar, isteklerinin gerçekleşmeyeceklerini düşündükleri koskoca bir yıla mı?

Neyse, uzatmayalım. Ellerindeki milyon dolarlık dokümanları, bugünleri düşünerek bir gül ağacı dikmiş olan arkadaşlarına emanet edip huzur içinde uyumuşlar. Dilekleri olur mu, olmaz mı, bilinmez. Ama ben Hızır bey amcamın ilgili makama bildirdiği ve gerçeğe dönüşen dileklerim için şükrederek uykuya daldım. Umarım siz de o gece kendiniz için en iyisini dilemişsinizdir. Belli mi olur. Ya gerçekleşirse?

2005

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Herşeye rağmen...


Aldığım mail’lerde şu soruyla sık sık karşılaşmaya başladığım için yazıldı bu yazı:”Hayat sizce bu kadar komik ve güzel mi?”

Bir yazımda Ankara kaçamadığıma söz etmiştim, bilmem hatırlıyor musunuz? Uzun zamandır görmediğim akraba ve dostlarımla nasıl huzur verici, kahkaha dolu iki gün geçirdiğimden bahsetmiştim,hayatıma kattıkları güzellikler için Tanrı’ya şükretmiştim.Ama bu seferki gidişim pek iyi bir gidiş olmadı. Hem de hiç… Bir hafta önce gece yarısı telefonum çaldı. Uzun zamandır tedavi gören, çok sevdiğim birini kaybettiğimizi öğrendim. Apar topar Ankara’ya gittim.Evden içeri girmemle birlikte ardı arkası kesilmeyen kötü haberler aldım. Ardından da bir sakinleştirici… Kuzenlerimin biri kadınlığının en güzel çağında göğüs kanseri olmuş, göğsü alınmak üzere hastanede yatıyor. Ağabeyimin in yakın dostunun erkek kardeşi bir aile tartışmasında araya girdiği için kendi akrabası tarafından bıçaklanarak ölmüş, henüz 32 yaşındayken. Midem iyice sıkışmaya başladı…İki gün sora bir diğer kuzenim tümör teşhisiyle tetkik altına alındı.Final haberi: Bir cenaze törenine katılmak üzere yola çıkan yedi akrabam karşı yönden gelen bir tırın altında kalarak hayatlarını kaybetti.Sağ kalan yok… Belki biraz hava değişimi iyi gelir umuduyla kızları aradım. Ama hüsrana uğradım.”Meral’ciğim, Zeynep kötü, hem de çok” dedi Berrin. Yüreğim ağzıma geldi. “ Nasıl yani?” diye sordum.Eşi tarafından incitildiğini öğrendim.

20 yıldır tanıdığım, son nefesime kadar yanımda olmazsa olmaz dediğim, hayatta hiçbir şeyi kötüye yormayan, herkesin eğlence kaynağı olan ve bir kez bile evliliği yada hayatıyla ilgili en ufak bir sır vermeyen, gözünde bir tek gün bile yaş görmediğim can dostumu gördüğümde tanıyamadım.Hayatı boyunca yüzünden gülümsemesi eksik olmayan dostum eşi tarafında fena halde aldatılmış.Bir kızı var ve ayni durumdaki birçok kişi gibi o da kalmakla gitmek arasında bir yerdeydi. Yıllarca herkesin sorunlarına çözümler bulan, ne zaman sıkıntıda olsam beni cehennemin dibinde bile bulup çıkaran, yüreği kocaman dostum başını dizlerime koymuş hıçkıra hıçkıra ağlarken, yapacak bir şey bulamıyor, yalnızca saçlarını okşuyor ve sakinleştiriyordum zeytin gözlümü…

DÜNYANIN EN ZOR ŞEYİ
Biraz kendimle konuşmak üzere uzun bir yürüyüş yapmaya karar verdim. Yolda kaldırım taşlarını tek tek sayarken hafızamın yettiği günden itibaren hayatımın içinde olan bu insanların bir şekilde beni terk ettiklerini ve yine bir şekilde terk edildiklerini düşündüm.Anılarıma,heyecanlarıma, çocukluğuma, ergenliğime, anneliğime, gülüşlerime, gözyaşlarıma, sırlarıma, sevgilerime ortak olan sevdiklerimi… Aldığım mail’lerde şu soruyla sık sık karşılaşmaya başladığım için yazıldı bu yazı:”Hayat sizce bu kadar komik ve güzel mi?” Değil tabii, değil elbette. Buyurun bir de madalyonun öbür yüzünü aktaralım, bakalım ne olacak… Mail grubumda bana bu soruyu sık sık yönelten bir dostuma ve böyle düşünenlere cevabım olsun bu. Neye yaradı? Bence hiçbir şeye. Sizi üzmekten başka… Evet sevgili Aslı, haklısın! Hayat, her zaman o kadar da güzel değil, bu doğru! Hele hele komik hiç değil. Çok zor,çok acımasız, çok yıpratıcı ve oldukça yorucu, bu da doğru… Ama eğer bunca mutsuzluk ve buca kader içinde yaşamdan tek tük de olsa hoş bir şeyler çıkarabiliyor, insanlara bir iki dakikacık da olsa tebessüm ettirebiliyorsa birileri, bundan daha güzel ne olabilir ki? Çünkü bilindiği gibi dünyanın en zor şeyidir aslında her şeye rağmen gülümsetebilmek.

2005

Yahu siz gerçekten marslı mısınız?



İçimdeki boşluğu nasıl doldurabilirim? Sıradan problemleri olan bir kadın, ne gibi uğraşlar bularak erkeğinin dikkatini çekme duygusundan vazgeçebilir?” Bu soru günlerce beynimi yememe neden oldu… Kendimi yedim, yedim bitirdim, hop oturup hop kalktım,olmadı…Pencere yüksekliği de yeterli değil; hani düşsen, sakat kalıp ölemezsin de şimdi. Havagazını açtım, yine çözüm olmadı…

Beş yıllık evli bir kadın olarak eşimden ilk günden beri aynı şeyleri istiyorum. İtirafımdır. ( Oysa asla sıradan problemlerim olmayacaktı benim, söz vermiştim kendime.) “Aşkım biraz da benle ilgilensene.Yoksa beni sevmiyor musun? ... ‘’Televizyon seyretmesek de mum yakıp şarap içsek biraz,sonra şöyle uzun uzun sohbet etsek ne dersin’’? ... ‘’Hayatım!, yahu sana kaç kez söyledim, şu çoraplarını salonun ortasında çıkarma diye!… ‘’Ya aniden bir misafir gelse, hı’’? … ‘’Bana bak sevgili koca hanı şu beş aydır tamir etmen için boynunu bükmüş ‘benim menteşem nerede’ diye yalvaran dolap kapağı var ya… ‘’Hani, biraz daha beklerse oraya seni yerleştireceğim, haberin olsun!”

Düşünün ki bunlar ilk yıllardaki basit problemler. Vır vır dır dır… Eee, ne oldu sonunda? İşte en kötü tarafı da bu… Ben artık sıradan problemleri olan evli bir kadınım… İşte parola bu. Üstelik kariyerin ne olursa olsun; okumuş okumamış, mastır yapmış yapmamış, yurtdışında en güzel üniversiteleri bitirmiş bitirmemiş, hiç fark etmiyor.Hatta öylesi daha da hüzünlü, değil mi?Sen tut koskoca dekan ol yada koca koca şirketler önünde diz çöksün,ama sıradan ol! Olacak şey değil valla.
- Bak karıcım, sen çok boşta kaldın, kendini bana daha fazla yoğunlaştırdın, oysa bir işe girsen hepsi geçer!Yeni insanlar, yeni çevre…
- Yahu ne alakası var şimdi? Bak hayatım, elbette çalışsam seninle fazla ilgilenemem, doğru ama biz şirket kurmadık ki seninle..Ya da bir zamanlar aynı cephede savaşmış ve günün birinde İstanbul’da yolları kesişip aynı evde yaşamaya karar veren asker arkadaşı değiliz.Diyeceğim o ki, sadece benin gibi çalışmayan kadınların sorunu değil bu.Ömer’in karısı Arzuda çalışıyor, ablam da.Hatta Ayfer,Nezaket, Emel, Bülent’in karısı Gamze ve daha ismini hatırlamadığım binlerce arkadaşım da…Hem şöyle bir düşündüm de benim dışımda galiba hepsi çalışıyor, biliyor musun?
-Hadi yaa!
- Yaa! Peki onların sorunu ne biliyor musun?
- Yoo.
-Çalışan ve sıradan problemleri olan kadınlar olmak!
-Yahu karıcım iyi dedin de aklıma bir şey geldi…
- Ha canım?
- Onu bunu bırak da biz bu akşam ne yiyeceğiz? Ölüyorum açlıktan yaa. Hem birazdan Fenerin Manchester’la maçı var.Hadi be hayatım, sen ayarlarsın bir şeyler. Karısının ‘o’na bir şey demek gelmez içinden o anda.Yalnızca şöylee bir derinden bakar, o gün bugündür bakar ve hala bakar. Ve der ki:
- Ya bak kocacım benim de aklıma bişi geldi aniden.
- Neymiş o kara koyunum?
- Yahu siz gerçekten Marslı mısınız? Bir arkadaşım bana bu konuda üç ciltlik bir kitap vermişti de kale almamıştım.”Yok be Pınarcım! Ne Mars’ı Mursu, bizimki Antakyalı!” demiştim.Oysa şimdi böyle olmadığını düşünmeye başladım.Şey diyeceğim, eğer bu doğruysa, sahi bu Mars’tan niye geldiniz ki? Orda nasıl olsa bir takım kurar, futbol oynayabilirdiniz ya da panço yer,bira içer,purolarınızı- sigaralarınızı tüttürürdünüz.Hatta üçlü koltuğa her daim siz uzanabilirsiniz pekala!... Ee bu durumda Venüslü olan bizler de en azından sizleri hiç görmemiş ama varlıklarınızı bilen bir ırk olarak,sizlerle ilgili tatlı hayaller kurar,öylece dalıp giderdik başka boyutlara…Ve belki hayal ederdik bir parça, Mars dışında başka bir hayat olup olmadığını…

Yani erkeklerin nereden geldiğini pek bilemiyorum ama bizler galiba gerçekten Venüslüyüz sevgili hanımlar. Onun için gelin sıradanlığımızı kabul edip,buna bir problem değil,”Marslılarla ortak yaşam çatışmaları ve çalışmaları” diyelim, ne dersiniz? Çünkü bana göre hiçbir Venüslü kendi seçimlerinden kolay kolay vazgeçemez.Vazgeçmemelidir de.Çünkü o bir Vünüslüdür.Güzellikler,umutlar,hayaller ve sevgi ülkesi olan Venüs’ten gelmiştir.Ve bir Venüslü asla unutmamalıdır ki,hayat gerçekten hoşşşş gerisi de boştur,booşş…Yolumuz aydınlık olsun,sevgi yolu olsun,benim canım Venüslülerim.Hoşça kalın…

Televizyonları sarımsaklasakta mı saklasak


Dün gece epeydir seyretmediğimi fark edip, hazır Noyan da dışarıdayken ve kanepe bana kalmışken, aldım elime kumandayı, hop o kanal, hoop bu kanal, keyifle dolaşıyorum. Ama süre sonra hiçbir kanalda sabit kalamadığımı ve kıpır kıpır, deli saraylılar gibi dolanıp durduğumu fark ettim.
Sevdiğim bütün dizi ve programlar aynı saatte mi toplanmış, ne oluyor? Çaresiz, dizilerden vazgeçiyor, bari dedikodu programlarına takıliim, diyorum. Aman Tanrım! Ee beni dizilerde aradığım bütün kahramanlarım burada. İlk haber: “İstanbul Şahidimdir” yayından kalmış. Nasıl olur? Bu iş bu kadar kolay mı? İnsan bari verilen emeğe acır, ayıp yaa! Kaliteli diziler neden reyting canavarına yeniliyor? Ya da kanallar savaşıyorsa izleyici neden güme gidiyor arada? Anlayamıyorum... Neyse, bir diğer haber “Bir İstanbul Masalı” ve “Haziran Gecesi” ile ilgili. Onlar da atışıyorlar, gerçi bu onların özeli, tartışırlar, barışırlar ama kızıyorum ne gerek var diye!
Neyse, kalbim bu atışmalara dayanmıyor. Bari dünyada neler oluyor ona bakayım diye haber ararken bir bakıyorum ki Banu Alkan TV’de! Kenarları pırlanta taşlı gözlükleriyle, “Ben buraya çiftçi olmaya geldim” diyor, üç adet pırasayı toplamaya çalışırken. Bu sırada, yudumladığım çay ağzımdan burnumdan geliyor... Güllü, Ceylan, Ferhat Güzel... Takılıp kalıyorum her nedense ama meraktan değil, sanırım yüzüme felç iniyor... Ferhat Güzel’in “Kimse benin ismimi kullanıp bir yerler gelmeye çalışmasın kardeşim” demesi taşikardi geçirmeme neren oluyor! Güllü ve Ceylan neden burada anlamıyorum. Hele hayatında elene kazma kürek almamış gibi davranan Ferhat Güzel beyi hiç!... Yahu Ceylan ve Güllü’yü nereye istersiniz bırakın, eminim taşın suyunu çıkarırlar, Anadolu kadını onlar, köyü, kenti, taşı, toprağı bilirler.Ee bu durumda bu kadıncağızların çiftçi olmasının ne anlamı var?Ama diyorsanız ki amaç Banu Alkan’ı çiğ çiğ yemek, tamam bunu anlayabiliyorum. Ama lütfen yapmasınlar, kadının şevki kırılıyor, o bir çiftçi. Otrişli çiftçi görmediniz mi hayatınızda, sorarım size...

Bu arada bir diğer kişi... Ki bu kadar sakin olduğu için kendisini ilk gördüğüm yerde alnından öpmek isterim... Zavallı Hilal Cebeci! Güzel’in gereksiz tacizlerinden dolayı tam bileklerini kesecekken, Allah yardım ediyor da o hafta elenen kişi oluyor... Aman yarabbim, bu şahıs insanların özel hayatlarını taciz edip, hakaret sınırlarına taşıyor da kimse “Dur yahuu! Ne oluyor?” demiyor. Neden? Reyting yapıyor program! Ama “İstanbul Şahidimdir” yanından kalkıyor. Ehh, bu durum beni sinir ediyor. Protesto edip geçiyorum.
Bari biraz müzik dinleyelim diyorum. O da ne? Yemek programları gündüz kuşağında değil miydi? “Tekrar” mı acaba diye bakıyorum, saçları civciv sarısı bir arkadaşım şakşuka tarifi veriyor. “Doyamadım, tadamadım, yiyemedim, şakşukaaaa.” Delirmek üzeriyim, zaplıyorum, derviş bir dede çıkıyor karşıma, hayalet hikayeleri anlatıyor. Ödüm patlıyor, tüylerim diken diken oluyor. Yüzüme inen felç bedenime de inmek üzere!

Bari iki reklam seyredeyim, reklamları da gasp etmedi ya bu reyting canavarı, diyorum. Ama yanılıyorum çünkü reklamlar kendi kuşaklarında değil, dizilerin arasında yer alıyor. Çok ama çok sıkıcı bir gece geçiriyorum. Hepsi reyting canavarı yüzünden. Bir şey dediğin zaman da dil pabuç kadar: “Efendim halk bunu istiyor.” Yıllar önce soluksuz izlediğim siyah beyaz filmler, reklamlar, diziler, hatta saat kurup ailecek sabahlara kadar heyecanla beklediğimiz boks maçları geçiyor gözlerimin önünden. Televizyon kapanırken rap rap yürüyen asker amcaları özlüyorum. Sahi iyiler mi? Ne yapıyorlardır şu an? Yeminle özlüyorum, hatta program arasındaki kesintilerle ekrana gelen vazoyu bile. Gecem ziyan, ben ziyan, yatmaya gidiyorum...
Rüyamda “Kurtlar Vadisi”ndeki amca Esma Arhan’la İtalya’da, bir haziran gecesinde evleniyor ve “Kınalı Kar”a balayına çıkıyorlar. “Kınalı Kar”da Kunta Kinte’yle karşılaşıyorlar.Kunta Kinte “Yaaa özgürlük!” diye inlerken, bizim Anıtkabir’deki askerler adımı palas pandıras kapıp götürüyor. Yer misin yemez misin!... Zavallı Kunta “Melekler Adası”na göç ediyor. Kan ter içinde, canım burnumda uyanıyorum ve TV seyretmemeye uzun bir süre için töööbe ediyorum.

2005